

Dünyanın çeyiz sandığı: Endülüs
Erkekler gibi savaşamadın, şimdi kadınlar gibi ağla!” sözünü işiten bizmişçesine kalbimiz acıyor. Sanki duyduk Kalu Bela’daki kardeşimiz Sultan Abdullah’ın Gırnata’nın teslim edilen anahtarlarına şıkırtılarına karışan seslerini ve üç halkın imdat çığlıklarını.
Nihayet, o meşhur satranç tahtasının üzerinde yürüyoruz. Şah ve mat arasında duran anda, geriye sadece cilalı bir tahtanın kaldığının idrakindeyiz. Şah gittikten ve oyun bittikten sonra vezirle piyon aynı kutuya konuluyor ve geriye kareler arasındaki hayaletler kalıyor.
Oyuncuları bırakıp, ağacı işleyen ustaya, sıcak geçen bir yaz günü, henüz toprağa aidken ağaç, üzerine yuva yapan kurtçuğu fark ediyoruz. Satranç tahtasına parmakları değenler oyundan ayrıldıktan sonra tarih, yani history, bize yarı-yalancı bir anlatıcı oluyor. Story, artık yetmiyor. Ya da, herkes kendi masalını yazıyor. Gezgin, bir hikaye buluyor, dilek tutar gibi. Ben bir Abdurrahman masalı buldum. Avucundaki bir tutam toprağı İspanya’ya saçarken, içinden bir inci düşüren. O inciye isim diye, Endülüs adı verilen.
Avrupa’da yol üzerinde pek az reklam panosu görürsünüz. Neredeyse hiç yoklar. Lakin, her yerleşim birimine yaklaşırken(küçük büyük hiç fark etmiyor) o yerin özelliğine dair kocaman bir tabelayla karşılanıyorsunuz. Kasaba, köy, ya da büyük bir şehir, girişler aynı. Ve kendilerinde önemli olan ne ise, bunu yine aynı kalemden çıkmış bir üslupla, resmederek anlatıyorlar. Balsa bal, zeytinse zeytin.
Toledo civarında da Don Kişot yer alıyor tabelalarda. Buyurun birlikte gezelim diyor İnebahtı’nın tek kollusu bize. Davete icabet gerek, olur diyoruz. Biz onun İnebahtı’da bıraktığı tek koluna bakmıyoruz, zira bizler incelikli bir medeniyetin mirasçılarıyız, mirasyedileri değil. O da “Vandal”a benzemiyor.
Vaktiyle Süleyman Demirel’e yaptıkları gibi yanılıp yenilip de bize Lepanto yani İnebahtı Şarabı ikram etmiyor. Hiç değilse, üzerinde yazılar olan kilimlerden bahsediyordu hem, yazıların peşindeyim ben de. Vandalların gelip de, kitaplarından kilimler yaptığı Endülüs kütüphanelerinin peşinde. Bir kitap kahramanından iyi kim mihmandarlık edebilir ki burada?
Elhamra Sarayı kapısında yağmurla karşılanıyoruz, ne güzel. Gözyaşımı yıkayan yağmur onları toprağa bırakıyor. Endülüs… Burada benden de bir şey var artık. Burası bir saray değil, kalp gibi. Kalp gibi küçük ama büyük; gösterişli ama alçakgönüllü… Sığınılası ama korunası. İman gibi. Burası dünyanın saçak altı. Muhtaç olanların sığınağı. Bir kasaba mescidine girer gibi başlıyor saray. Acaba, diyor insan. Azıcık başınızı kaldırınca “La galibe İllallah” yazısını görüyorsunuz. Ve ondan sonra bütün bir yapı taşın Allah’ın galibiyetini anlatırken nasıl hamur olup aktığını gösteriyor.
Endülüs’e ilk gelen Müslümanlar ebemkuşağının altından geçmiş olmalılar. Barbar kavimlerden Vandalların diyarında, bir vaha oluşturabilmelerini nasıl açıklayabilir aklım, bilmiyorum. Burası bir İslam medeniyeti merkezi. Hakim irade görünmüyor ve her şey sanki kendiliğinden oluşmuş gibi. Semboller ısrar etmiyor, gözünüze batmıyor Elhamra’da. Şiirsi bir ahenk tutuyor elinizi, ama yok gibi, avucunuza parmak izi bırakmıyor.
Evvela İbn Hazm’ı fark ediyorum. Güvercin Gerdanlığı ayaklar altına düşmüş derken, duruyorum. Gerdanlıktaki inci, Elhamra Sarayı duvarlarında çıkıyor karşıma. Bir istiridyenin içine koymuşlar. Burası meğer, dünyayı saran hoşgörü kaftanının incisiymiş. Gezegenimizin artık aşka veda ettiğini zannediyordum ben, buralar kana bulandı diye, değilmiş. Bu inci burada oldukça, göle maya çalınabilirmiş hala.
Gözyaşı dökerken anlıyorum ki “Endülüs İncisi” dünyanın çeyiz sandığı. Hiçbir genç kız böylesi bir çeyizi hazırlayamaz diyorum parmaklarım yazılarda gezerken. Yapıları, işçiliği anlatacak değilim. Kelimelerim yok anlatmaya. Dantel dantel işlenmiş taşı nasıl anlatabilirim?
Düşünüyorum, öyle bir yer ki Halife ve ekibinin toplandıkları salon, içinde gözün değdiği hiçbir nokta yok ki, orada “La galibe İllallah” yazmasın. İnsanın gözünü kapatması bile kafi gelmez bu yazıların yankılarıyla sağır olmamasına. Öyle bir ritme kapılmış olmalılar ki burada, kalpleri işitmeye başlamış sonunda. Duyuların fiziki önemi kalmıyor, kalpçeyle anlaşıyor bütün yaratılan.
Durup sesleri dinlemek ve Endülüs’ü unutmamak istiyorum. Kuşların ötüşlerini hafızama nakşetmek, hangi kuş, hangi sinek, hangi kelebek hepsini hatırlamak istiyorum sonra.
Elhamra bana Sevgili’nin sevdiklerinden birini hatırlatıyor: Koku
Burada içinde zeytin, manolya, yasemin, defne, palmiye ve daha pek çok koku doluyor içime. Genzimde en çok kalansa, bitkilerin öldüğü ancak çürümediğini fark etmek oluyor. Avrupa’da hiç olmayan “ölümün hayata dairlik hali” Müslüman zamanının yaşandığı şu anda, yeniden gösteriyor yüzünü. Burada suya eğiliyor, onu kokluyorum. Otlardaki çürümüşlükten eser yok. Vandallar ne kadar gelse, ne kadar çok kan dökseler, İsabel burayı alana kadar yıkanmayıp adını tarihe Kirli İsabel olarak geçirse de, kokusunu bırakamıyor.
Bakıyorum, bahçenin bir ucunda, sarayın yıkılmakta olan küçük bir yapısının yanı başında yasemin duruyor. Bembeyaz açmış, kokusunu saçıyor etrafa. Şimdi ve bu soğukta diyorum, ne işin var burada? Yasemin, burada kalan beyaz günlerin sembolü sanki.
Gün bitip de tekrar yola koyulma vakit gelince, istiridyenin dışında ne olup bittiğini idrak ediyorum. Endülüs masalının sonunu okuyor insanlık. Eğer böyle bir medeniyetin yok oluşuna izin vermişseniz, beyazı hak etmiyorsunuz diye haykırıyor adeta dünya. Yanı başımızdan hızla geçen kamyonlar, korna sesleri, göz göze gelmeyen insanlar, koşuşturmaca ve kalbe düşen korku. Hepsi, artık Endülüs yok diyor.
Endülüs yok sevgili okur. Yok diye bütün “ötekiler” bütün “aynadaki akislerimiz” artık düşmanımız. Şaşırmayın gazetelerde okuyup okuyup unuttuklarınıza. Artık Endülüs yok.
Şimdi Bağdat yanar, Balkanlar yanar, Afganistan yanar, bir yerlerde minare istenmez, başka bir yerlerde bombalar patlar. Elhamra Sarayı’nın kapıları bir bir yüzüne kapanırken insanlığın, bütün seslerin arasında, çığlıkların ardından bir yazı gülümser. Burası Avrupa. Avrupa’nın bu yerinde, duvarlarında La galibe İllallah yazan duvarlar var. Kirli İsabel’in kaçtığı sular, bir gün yine zemzemle buluşacaklar. Buluşup, dünyada ne kadar öfke varsa, hepsini yıkayacaklar. Bir gün, Elhamra’da teslim edilen anahtarlar, yeniden açacak Endülüs’ün kapılarını. Son Müslüman kalesi Gırnata “Erkek gibi savaşmadın, şimdi kadınlar gibi olsun ağla”
haber7
|
Ankara
12 / 27
|
Antalya
15 / 23
|
Bursa
10 / 25
|
İstanbul
14 / 22
|
İzmir
13 / 26
|


























