

Hayalet evi veya işkence odaları
NEBEONLINE, Şehit Hüccetülislam Murtezâ Radmehr'in ibret dolu hayat hikayesini, şehidin bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve Afganistan'da uçak kazasında hayatını kaybeden İHH çalışanlarından Faruk Aktaş tarafından Türkçe'ye çevrilen "Nura Yolculuk"u bölümler halinde yayınlıyor.
Önceki bölüm: Tıp Fakültesi'nin son sınıfından atıldı
Yeniden hapis günleri
Arkadaşım Muhammedî’nin evinde kaldığım günlerden bir gün, aniden kapı sert bir şekilde çalındı ve kapının çalınmasıyla bir grup istihbarat görevlisi içeri girdi. Bu esnada Muhammedî’nin dört yaşındaki kızı, su dolu bir kapla bir kenarda oturmuş oynuyordu.
İstihbarat görevlileri içeri girer girmez benim koluma ve Muhammedî’nin koluna kelepçe taktılar ve bizi dışarıya doğru sürüklemeye çalıştılar. Olanları gören çocuk gözyaşları içinde bağırarak hızlıca babasına doğru koştu ve babasının kolundaki kelepçeleri çıkarmak için uğraşmaya başladı. Küçük kız tüm uğraşlarının sonuç vermeyeceğini anlayınca kelepçeleri bıraktı ve babasını bacaklarından tutarak içeri sürüklemek için gayret etmeye başladı. Küçük kız bu arada yüksek sesle bağırıyor ve ağlıyordu. Kızının bu çırpınışları karşısında çaresiz kalan Muhammedî, eğilip kızının alnından ve başından öperek vedalaştı.
Bu manzara hâlâ gözlerimin önünden gitmiyor, o an yaşadıklarımız gerçekten de çok zor bir durumdu ve tek başına bu manzara bile insanı yakmaya yeter.
Bizi alıp hiç bilmediğimiz bir yere götürdüler. Daha sonra götürüldüğümüz yerin devlet istihbarat binası olduğunu öğrendik. Başlangıçta bize kesinlikle kötü davranmıyorlardı. Ne dayak vardı, ne de işkence. Tüm vaktimiz papağan gibi aynı şeyleri tekrarlamakla geçiyordu, onlar soruyor biz cevaplıyorduk. Onlar aynı soruyu tekrar soruyor, biz aynı soruyu sil baştan tekrar cevaplıyorduk…
Soruların büyük çoğunluğu, "Nasıl dalalete düştünüz? Kafanızı kim yıkadı? Doğru yoldan çıkmanızın sebepleri nelerdir?" gibi sorulardı. Eğer yanılmıyorsam bu tiyatro, on ya da on iki gün kadar devam etti. Bu süre içinde hep aynı şeyleri tekrarlayıp durduk. Tüm bu sorgulamalar boyunca gözlerimiz kapalıydı, sadece hücrelerimize götürüldüğümüz vakit gözlerimizi açıyorlardı.
Arkadaşım Muhammedî bir sorgulama esnasında, amcam Ferşid’in varlığını hissettiğini söyledi. Böylece amcamın istihbaratla beraber çalıştığını öğrendik.
Hayalet evi veya işkence odaları
On iki güne yakın bir süre yapılan sorgulamadan sonra gözlerimizi tekrar bağladılar ve bizi işkence bölümüne naklettiler. İşkence odası gerçekten de ürpertici bir yerdi, hayalet evleri gibi insanın kalbine korku salıyordu.
Sorgu bölümündeki görevliler bizi, işkence bölümündeki görevlilere teslim ettiklerinde, zebanileri andıran gür sesli biri “Ömer’in dostları ve Ali’nin düşmanları bunlar mı?” dedi. Diğer görevliler gittikten sonra adam bize hitap ederek yine aynı korkunç sesiyle “Nereye geldiğinizi biliyor musunuz?” dedi. Adam biraz sustu, sonra şeytani bir sesle gülerek şöyle dedi: “Burası insan fabrikasıdır, buraya katır ve eşek getirirler, biz ise bu hayvanları insana dönüştürürüz…”
Bu korkunç adamı el-Hac lakabıyla çağırıyorlardı, konuşması gerçekten de insanın kalbine korku salıyordu ve bu korkuyu kalbimizin derinliklerinde hissediyorduk.
İşkence bölümüne gelince her birimizi ayrı hücrelere koydular. Anlaşıldığı kadarıyla hücreler birbirinden oldukça uzaktı, çünkü birbirimizin sesini zar zor duyabiliyorduk. İşkence veren uzun bir bekleyişten sonra onların ifadesiyle bizi “hesap kitap işleri” için alıp götürdüler.
İlk önce Seyyid Muhammedî’yi aldılar, ona ne yaptıklarını bilmiyorum. Kısa bir süre sonra gelip beni sürükleyerek oraya götürdüler. “Gerçeği itiraf etmeyeceğini söylüyorsun öyle mi?” dedikten sonra bana tekme tokat vurmaya başladılar. İşin komik tarafı ben “itiraf” kelimesiyle neyi kastettiklerini veya neyi itiraf etmem gerektiğini bilmiyordum. Çünkü onlara bildiğim her şeyi hem de defalarca ve hiçbir değişiklik yapmadan, tüm detaylarıyla anlatmıştım.
Seyyid Muhammedî’nin dediği gibi onlar bizim bilmediğimiz bazı şeyleri itiraf etmemizi istiyorlardı. İtiraf kelimesi, bizim için başlı başına bir muamma haline gelmişti ve zebanileri memnun etmek, en azından işkenceleri biraz hafifletebilmek için neyi itiraf etmemiz gerektiğini bilmiyorduk. Bizi iyice dövdükten sonra hücrelerimize götürdüler ve dayaktan kaynaklanan ağrılarımızla baş başa bıraktılar.
Bir ya da iki gün sonra itiraf odasına tekrar götürüldük. Dayak ve işkenceler tekrar başladı. Bu defa bizi falakaya yatırdılar. Kamçıyla ayaklarımızın altına vuruyorlardı. Şiddetli dayaktan yüzümüzden ve ayaklarımızdan kan akıyordu. Ve biz hâlâ ne itiraf etmemiz gerektiğini bilmiyorduk.
Uzun bir işkence safhasından sonra ara vererek bizi tekrar hücrelerimize götürdüler. Birkaç gün bu halde kaldıktan sonra bizi büyük bir salona götürdüler. Bu salon, yeraltındaki bir mahzene benziyordu. Orada kendi kendine çalışan özel işkence aletleri vardı.
Vahşet kokan bu salonda bize ne olduğunu, neler yaptıklarını ve nasıl işkence ettiklerini anlatabilmem, her şeyi olduğu gibi yansıtabilmem mümkün değil. Şu an bile o an, o manzaralar aklıma gelince delirecek gibi oluyorum. İnsanlık adına her şeyin manasını yitirdiği bu salonda kendimizden geçmiş, şuurumuzu kaybetmiştik. Sadece yapabildiğimiz Allah’a yalvarmak, tövbe ve istiğfarda bulunmaktı. Allah’tan dileğim, durumu ne olursa olsun hiçbir insanı böyle bir belaya dûçar etmemesidir.
Üçüncü merhaledeki işkence safhası bittikten sonra bizi dördüncü safhaya hazır hale getirmek için tekrar hücrelerimize götürdüler. Birkaç gün sonra bizi tekrar aldılar. Bu merhale, diğer dört merhaleden daha da kötüydü. Etimizi kerpetenle sıkma, başımızın farklı yerlerine verilen elektrik şokları… Akla hayale gelmeyen işkencelerle karşı karşıya kalmıştık. Hayatım boyunca hiç bu kadar zor durumda kalmamıştım. Başıma her elektrik şoku verdiklerinde kulaklarım patlayacakmış gibi oluyordu ve şiddetli bir şekilde kulaklarımdan kan geliyor zannediyordum.
Bu zor dönemde sığınabileceğimiz tek güç Allah Teâlâ’ydı. Allah’tan yardım diliyor ve O’nun yardımıyla dayanmaya çalışıyorduk.
Uzun bir işkenceden sonra ayaklarımızı bağladılar ve bizi ayaklarımızdan uzun direklere asıp öylece beklettiler. Karnımızdaki yiyecekler ağzımızdan ve burnumuzda aşağı dökülüyordu. Belli bir süre sonra ağzımızdan, burnumuzdan, gözümüzden ve kulaklarımızdan kan gelmeye başladı.
İşkencenin son merhalesinde, Seyyid Muhammedî’yi benden önce aldılar. Ona ne yaptıklarını bilmiyorum, beni de alıp o vahşet kokan kasaphaneye götürdüklerinde Muhammedî’nin kan içinde kaldığını gördüm, baygın bir şekilde yatıyor ve işkence yerlerinden kan akıyordu. Onu bu halde görünce şehit olduğunu zannettim. Benden önce şehit olup Rabb’e kavuştuğu, ebedi mutluluğa ulaştığı ve beni orada işkencelerle baş başa bıraktığı için Seyyid Muhammedî’yi kıskandım.
Beni oturttukları sandalyede hâlâ taze kan vardı. Artık sonumun geldiğini ve ölümün çok yakın olduğunu hissettim. Bir taraftan Rabbime kavuşacağım için mutluyken diğer taraftan Rabbime kavuştuğum zaman, dinim adına kendisiyle övünebileceğim bir şeyler yapmadığım için üzüntülüydüm.
O salonda bana ne yaptıklarını, ne olduğunu bilmiyorum… Gözlerimi açtığımda, kendimi hücremde ve aşırı ağrılar içinde kıvranırken buldum. Üzerimde aşırı bir yorgunluk vardı, aşırı yorgunluktan hareket bile edemiyordum. Bedenim, ruhu çıkmış bir ölü gibiydi.
Bu işkenceden sonra, bizi üç gün boyunca kendi halimize bıraktılar. Göründüğü kadarıyla bu işkencenin son merhalesiydi. Üç gün sonra bizi mahkemeye çıkarmak istedikleri için işkence etmemiş ve yaralarımızın iyileşmesini beklemişlerdi.
Son işkenceden üç ya da dört gün sonra gücümüzü yavaş yavaş toparlamaya başladık. Hiç kimseden yardım almadan ayağa kalkmaya başlayınca bizi âlimlere has mahkemeye götürdüler. Mahkemeye girdiğimizde annemle babamın da geldiklerini fark ettim. Anne-babamın beni görmelerini istemediğim için, beni getiren askerlerin arkasına saklanmaya çalıştım, ancak babam beni fark etti.
Akrabalarımdan ve arkadaşlarımdan hiç kimseye selam vermedim, hatta anne-babama bile selam vermedim. Bunu istemiyor muydum, bunu yapmaya gücüm mü yoktu, yoksa bunu yapmamız yasak mıydı? Bunu tam olarak hatırlamıyorum. Mahkemede tamamıyla sessizdim ve hiçbir şey söylemiyordum. Daha sonra mahkemenin başkanı Seyyid Selimi geldi ve bize yöneltilen suçları okumaya başladı. Bize yöneltilen suçlar kısaca şöyleydi:
1- Hanîf dinden çıkmak
2- Allah’a savaş açmak
3- Yeryüzünde fesat çıkarmak
4- Amerika ve İsrail adına casusluk
Kendimi nasıl savundum, ne dedim? Bu konuda hiçbir şey hatırlamıyorum. Bir tek hatırladığım, işin sonucunu Allah’a bıraktığım ve O'na tevekkül ettiğim. Kalbimde Allah dışında hiç bir şey yoktu.
Mahkeme sonucunda, hâkim gerekli evraklar inceleninceye kadar Evin Hapishanesi'ne nakledilmemizi emretti. Hâkim, Evin Hapishanesi'ne gitmemizi istediği halde askerler sanki hiçbir şey duymamış gibi bizi tekrar aynı yere götürdüler ve yeni bir işkence dönemi başladı. Bu defa bizi yeni işkence teknikleriyle karşıladılar, yeni işkenceler ve yeni elektrik şokları… Görevliler işkenceye doyduktan sonra bizi Evin Hapishanesi'ne naklettiler.
Evin Hapishanesi
Evin Hapishanesi'ne nakledilmemiz, bizim açımızdan çok önemli bir olaydı. Çünkü cehennemden çıkıp cennete ya da ateşten çıkarılıp güzel bir bahçeye konmuş gibiydik. En azından o şeytani yüzlerden, o vahşi naralardan ve vahşet kokan yerden uzaklaşmıştık. Orada hayal bile edemediğimiz işkence çeşitleriyle karşılaşmıştık, bundan dolayı normal hapishane bile bize çok güzel görünüyordu.
Evin Hapishanesi'ne geçtikten sonra bile uzun süre kendimize gelemedik. Kendimizi toparlamamız ve sıhhatimize kavuşmamız gayet uzun bir vakit aldı. Evin hapishanesi oldukça büyük bir hapishaneydi. Orada toplumun her kesiminden insanlar görmek mümkündü. Ancak işkenceler üzerimizde çok olumsuz etkiler bırakmıştı ve hiç kimseyle iletişime geçmek ya da konuşmak istemiyorduk.
Hapiste uzun bir süre kaldıktan sonra annem ve babam beni ziyarete geldiler. Göründüğü kadarıyla onların bu ziyarete gelmeye pek niyetleri yoktu ancak bir şekilde bu ziyareti yapmak zorunda kalmışlardı. Aslında ben de pek kimseyle görüşmek istemiyordum. Görüşme esnasında içinde bulunduğum psikolojik durumdan dolayı pek önemsemesem de babamın biraz yumuşadığını hissettim.
Kısa bir süre sonra arkadaşım Muhammedî’nin babası beni ziyaret etti. Seyyid Muhammedî’nin babası uzun bir girişten sonra şöyle dedi: “Sizi mahkemeye tekrar isteyecekler. Senden ricam her şeyi üstlenmen ve Ali Rıza Muhammedî’nin tüm suçlamalardan beri olduğunu söylemendir. Eğer Muhammedî hapisten çıkarsa daha sonra topluca senin çıkman için elimizden geleni yaparız.”
Muhammedî’nin babası beni ikna etmek için defalarca yemin etti. Ancak konuşması beni pek fazla ilgilendirmediği gibi ona inanmıyordum, bu nedenle söylediklerine pek önem vermedim. Her şeye rağmen Muhammedî’nin benden önce çıkmasını istiyordum. Bunun iki sebebi vardı:
Birincisi: İlk tutuklandığımız gün Muhammedî’nin kızının içimi yakan yakarışları bir türlü gözümün önünden gitmiyordu. Onu sık sık rüyamda görüyordum; babasının kelepçelerini çözmeye çalışıyor ancak başarılı olamıyordu.
İkincisi: Arkadaşım Muhammedî’nin babasının oğluna karşı sevgisini hâlâ yitirmediğini hissediyordum. Bundan dolayı Muhammedî’nin babasına, her şeyi üstleneceğime dair söz verdim.
İkinci kez mahkemeye getirildiğimizde her şeyin sorumlusunun ben olduğumu ve Muhammedî’nin hiçbir suçu olmadığını, onun benim etkim altında kaldığını söyledim. Bunun üzerine üç ay sonra, gerekli teminatlar sağlandıktan sonra Seyyid Muhammedî serbest bırakıldı.
Hapishanede altı ay kadar kaldıktan sonra bana işkence esnasında verilen elektrik şoklarının beynim ve sinir sistemim üzerindeki etkileri yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Beynimde kan pıhtılaşması başladığı için gün içerisinde defalarca baygın düşüyordum. Günler geçtikçe sıhhatim kötüye gitmeye başladı ve her geçen gün daha sık bayılmaya başladım. Sonunda mahkûmlar durumumu hapishanenin yönetimine bildirdiler. Hapishane yönetimi, hastalığımın ilerlediğini görünce durumumu mahkemeye haber verdi.
Bunun üzerine üçüncü kez mahkemeye çıkarıldım. Mahkemeye akrabalarım, arkadaşlarım ve tanıdıklardan birçok kişi gelmişti. Dr. Hakâkyân da mahkemeye gelenler arasındaydı. Daha sonra öğrendiğim kadarıyla bunların büyük çoğunluğu aleyhime şahitlik etmek üzere getirilmişlerdi. Mahkeme, otuz beş milyon tümen teminat karşılığında serbest kalmama hükmetti.
Böylece benim üzerimde maddi ve manevi açıdan çok olumsuz etkiler bırakan kötü bir dönem geride kaldı. Şu an bile bu vahşi işkencelerin üzerimde bıraktığı olumsuz etkiler devam ediyor.
Devam edecek...
Önceki bölümler:
Tıp Fakültesi'nin son sınıfından atıldı
Ayetullah Vahid Horasanî ve Ayetullah Estâdi’yle Görüşme
İstihbarat'ın işkencesiyle tanışma
Park yapmak için yıkılan Sünni camisi
Sünni alim karşısında alınan yenilgi
Sevgi diyarı Beluçistan’a yolculuk
Kankan'da alınan unutulmaz ders
Sünnilere karşı kazanılan sahte zafer
Haksızlığa karşı öğrencileri destekledi
Başka bir dünyanın varlığını keşfetti
Tahran'ın lüks semtinde başlayan hikaye
Gelecek bölüm: Annem ve Babamla Beraber Meşhed’e Yolculuk
NEBEONLINE - ÖZEL
|
Ankara
10 / 22
|
Antalya
16 / 22
|
Bursa
11 / 20
|
İstanbul
15 / 21
|
İzmir
12 / 25
|


























