

İki yüzlü politika
Tesadüf mü, değil mi bilemiyorum; dün aynı haber sitesinde fakat farklı gazetelerde yazan değerli iki yazar köşe yazılarında çok önemli bir noktaya parmak bastılar.
O yazılardan bazı parağrafları birlikte okuyalım.
Dış politika ve Ortadoğu uzmanı yazar Mustafa Özcan dünkü Vakit'te yayınlanan yazısında şöyle diyor:
" Gerçekten de baktığımız zaman Suriye rejimi İhvan'a karşı çifte standart uyguluyor. Resul Tosun'un da yazdığı gibi yabancı uyruklu İhvan mensupları makbul olurken yerliler adeta 1980 yılında kabul edilen 49 sayılı yasa ile vebalı gibi görülüyor. Bizde bir zamanlar 163. maddenin daha ağırlaştırılmış hali gibi bu madde muhalefeti yıldırmak için Demokles'in kılıcı gibi kullanılıyor. Gerçekten de Halit Meşal gibi Hamas ileri gelenleri Şam'da adeta sığınak faaliyet imkanı elde ederken Suriye'nin kendi İhvan’ı ise ülkeye dönme ve faaliyet gösterme imkanından mahrum bulunuyor. Bu, Suriye rejiminin tutarsızlığını göstermektedir. Şam Arap aleminden Hamas'a destek için gelecek İhvan mensubu heyetleri beklerken içlerinde anavatanı temsil eden bir tek bile İhvan mensubu yok. Mesele barışsa Beşşar Esad'ın ilk önce iç cephede barışı temin etmesi gerekmez mi? Mesele direnmek ve mümanaat ise bunu yine iç cepheyi sağlama alarak yapmak daha iyi olmaz mı? Bu çelişkiler yumağında ister istemez insan şunları düşünmekten kendini alamıyor: Gerçekten de Suriye rejimi bir pazarlık ve muvaaza rejimi midir? Geçmişte Abdullah Öcalan meselesinde olduğu gibi Halit Meşal ve arkadaşları Suriye rejiminin elinde mücerret bir kart mıdır? Keza Hizbullah da bu kartlardan bir başkası mıdır?"
Cevabı da yine kendisi veriyor:
"Beşşar Esad dışarıdaki İslâmi hareketlerle ilişkilerini geliştirirken son yıllarda aksine içerideki İslâmi gelişmelere ket vurmaya ve onları bastırmaya çalışıyor. Sanki dışarıdaki İslâmi hareketlerden güç alarak içeridekileri sindiriyor."
Akif Emre ise aynı gün Yeni Şafak'taki köşesinde şunları yazıyor:
"Sadece İslamcılar değil Türkiye'de geniş bir kesimin gözünde Suriye rejiminin hiç de olumlu bir yanı yok. Türk kamuoyu 1982 yılında Müslüman Kardeşlere karşı girişilen bir hafta içinde 30 bin kişinin hayatına mal olan katliamı dehşetle izlemişti. Bugün 100 bin kadar insanın siyasi nedenlerle yurtdışında olduğu, yaklaşık 40 bin kişinin akıbetinin bilinmediği bir yönetimle sorunsuz bir ilişki geliştirilmesi şaşkınlık verici. Kaldı ki o dönem yaşananlar ve hala devam eden uygulamalar karşısında ses çıkartmak ideolojik kaygıdan öte baskıya karşı çıkan her kesim için ahlaki bir sorumluluktur. "
Ardından da şöyle soruyor:
"Türkiye bölgede etkin olmak adına Suriye-İsrail barışına enerji harcadığı kadar Müslüman Kardeşler üyesi olmanın hala idamı gerektirdiği, 100 bin kişinin çeyrek asırdır sürgünde dolaşmaya zorlandığı uygulamaların kaldırılması için çaba gösterse çok daha hayırlı bir iş yapmış olmaz mı?"
Kasım ayında Sütun Haber'de "Ortadoğu'da 'nifak' politikası" başlığıyla her iki yazarın da dile getirdiği çelişkiye dikkat çeken bir analiz yayınlanmıştı.
Şimdi de o analizinde neler söylendiğine bakalım:
"Ortadoğu'nun halk desteğinden yoksun rejimlerinin Amerika'nın gönlünü kazanmanın "Tel Aviv"den geçtiği inancıyla işgal devletiyle öyle veya böyle iyi ilişkiler geliştirmek istedikleri bilinen bir gerçek ve bu kompleksli tavır İslam Dünyası'nda geniş halk kitleleri tarafından haklı olarak öfke ve nefretle karşılanıyor.
Fakat çok ilginçtir ki, bazı rejimler kurnazlıklarıyla bu işin çözümünü, hem işgal devletiyle koyu bir işbirliğinin ve hem de İslami cemaatlerin öfkesine maruz kalmamanın yolunu bulmuş görünüyor:
Bu cemaatlere yakın görünen ve belirli imkanlar sunan bu rejimler ne yaparlarsa yapsınlar, diğer rejimlere yöneltilen eleştirilerin onda birine dahi maruz kalmıyor. Daha da ötesi Siyonist işgal devletiyle yakın ilişkileri "tevil" ediliveriyor. Suriye ve Katar, işte bu rejimlerin en bariz örneği olarak karşımıza çıkıyor.
Filistin direniş gruplarına kucak açan ve Hizbullah'a desteğini esirgemeyen Suriye'nin Annapolis Konferansı'na katılımının ve Ankara aracılığıyla İsrail ile yürüttüğü "barış" görüşmelerinin neredeyse hiç eleştirilmemesi, eleştirilse bile oldukça kısık bir sesle, düşük tonda ve utana-sıkıla eleştirilmesi gözden kaçmıyor.
Benzer bir durumun Katar için de geçerli olduğunu görüyoruz. Topraklarında bulunan dev Amerikan üssü bir yana, Katar rejiminin İsrail ile hayli sıcak ilişkileri olduğu biliniyor. Başkent Doha'da İsrail'e ait resmi bir ticari ilişkiler bürosu var ve Katarlı yetkililer, İsrailli yetkilileri konferans ve benzeri çeşitli vesilelerle misafir etmekten çekinmiyorlar. Buna rağmen, Katar rejimine İslami cemaatlerden, ateşli yazarlardan en ufak bir eleştiri yöneltilmediğini görüyoruz.
Ortadoğu diktatörlerini ve İsrail ile ilişkilerini sürekli eleştiren isimler nedense Beşşar Esed, Halife El Sani ve benzeri kurnaz diktatörler sözkonusu olunca dut yemiş bülbül kesiliyorlar."
Yazı uzayacak ve tamamı alıntılardan oluşacak, fakat tüm bu alıntıları birlikte düşündüğünüzde resmin tümü net olarak ortaya çıkacak…
Gerçeğin ta kendisini göreceksiniz ve bana ekleyecek pek bir şey kalmayacak.
Bu nedenle izninizle iki alıntı daha yapmak istiyorum.
6 Eylül 2008 tarihli Vakit'e gidelim ve Erdoğan'ın uçağıyla Suriye gezisine katılan Hasan Karakaya'nın neler yazdığına bir bakalım:
"Şam’daki Halk Sarayı’nda gerçekleşen zirveye, Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Türkiye’yi temsilen Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Fransa Cumhurbaşkanı Nikolas Sarkozy ve Körfez İşbirliği Teşkilatı adına Katar Emiri Şeyh Hamad bin Halife El Tani’nin katıldığını biliyor olmalısınız..."
Daha sonra "Türkiye her yerde" ara başlığıyla şöyle devam ediyor:
"Zirveden sonra düzenlenen basın toplantısında; bir yandan Fransa Cumhurbaşkanı Sarkozy’nin tavır ve mimiklerini izliyor, bir yandan da söylediklerini ilgiyle dinliyordum...
Bir ara; masanın bir ucundan öteki ucundaki Başbakan Tayyip Erdoğan’a baktı ve İsrail ile Suriye arasındaki görüşmelere arabuluculuk etmesinden dolayı “bütün Avrupa’nın Türkiye’ye minnettar olduğunu” söyledi ve ekledi: “Türkler müthiş bir iş çıkardı, görüşmeler doğrudan müzakerelerle sonuçlanmalı”.
O an, “İşte Türkiye bu” dedim...
Hem Kafkasya’da sözü geçiyor, hem Körfez’de, hem Ortadoğu’da ve hem de Afrika’da...
Öyle ya; daha birkaç gün önce Rusya ve Gürcistan Dışişleri Bakanlarını konuk ettik ve aralarını bulmaya çalıştık... Tayyip Bey; daha önce de İsrail ile Lübnan ve İsrail ile Filistin arasında ara bulmaya çalışmıştı... Ve şimdi de; Şam’da; hem “istikrar için diyalog”dan söz ediliyor hem de “İsrail-Suriye anlaşmazlığı”na çözüm bulmaya çalışılıyor!..
Sarkozy haklıydı... Türkler gerçekten de “iyi iş” çıkarmıştı, çıkarmaya devam ediyordu!.."
Vakit'in en keskin yazarı, Filistin'in işgal altındaki topraklarının büyük bir kısmından vazgeçme ve Siyonist işgal devletini tanıma anlamına gelen "İsrail-Suriye barışı"nın sağlanması için gösterilen çabalara övgüler düzüyor.
"Başbakan'ın uçağıyla resmi ziyarete katılmak nelere kadirmiş" diyelim ve Ekrem Kızıltaş'ın 22 Aralık 2008'de Milli Gazete'de yayınlanan " Suriye’de laiklik ‘Ilmani’… " başlıklı yazısına geçelim.
Suriye'nin önde gelen özel kuruluşlarından MAS Grup'un davetlisi olarak gerçekleştirilen bir Suriye gezisinin ardından kaleme aldığı yazısında yazar, Suriye'nin laiklik anlayışını öve öve bitiremiyor.
"Türkiye'den Suriye'ye aktarılabilecek tecrübeler tabii ki önemli. Ama gezimiz, Türkiye'nin Suriye'den alabileceği dersler olduğunu da ortaya koydu.
17 milyon olan Suriye nüfusunun, yaklaşık yüzde 25'inin gayrımüslim olduğunu ve bunların ciddi hiç bir problem olmadan beraberce yaşadıklarını öğrenmek, bazılarımızı şaşırttı sözgelimi.
Suriye'nin yönetim sistemi, çeşitliliğin gereği olarak, laik bir sistem.
Ancak 'ilim' kökünden türetildiği anlaşılan 'Ilmani' kavramıyla ifade edilen Suriye tarzı laiklikle, bizde uygulanmaya çalışılan laiklik arasında dağlar kadar fark var.
Suriye'deki sistem; laikliği, özellikle dindar Müslümanlara karşı bir baskı aracı olarak kullanma derdinde değil.
'Ilmani' olarak ifade edilen laiklik, hangi dinden olursa olsun, insanların inançlarını rahatlıkla yaşayabilmesi için bir güvence olarak algılanıyor ve öyle de tatbik ediliyor, anlaşıldığı kadarıyla. "
Gördüğünüz gibi iki yüzlü politika şimdilik işe yarıyor…
Sütun Haber – 28 Ocak 2009
|
Ankara
10 / 22
|
Antalya
16 / 22
|
Bursa
11 / 20
|
İstanbul
15 / 21
|
İzmir
12 / 25
|


























