

İstihbarat'ın işkencesiyle tanışma
NEBEONLINE, Şehit Hüccetülislam Murtezâ Radmehr'in ibret dolu hayat hikayesini, şehidin bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve Afganistan'da uçak kazasında hayatını kaybeden İHH çalışanlarından Faruk Aktaş tarafından Türkçe'ye çevrilen "Nura Yolculuk"u bölümler halinde yayınlıyor.
Önceki bölüm: Park yapmak için yıkılan Sünni camisi
Okulda yeni dönemle beraber başlayan olaylar
Meşhed’den döndükten sonra, ben ve arkadaşım Ali Rıza yakında başlayacak olan yeni eğitim dönemi için hazırlık yapmaya başladık. Bir gün üniversitedeki davet heyetinin ofisine gitmemiz istendi.
Ofise gittiğimizde içeride davet heyetinin başkanı, üniversitedeki ilim meclisinin üyeleri ve cami imamı oturuyorlardı. Formalite icabı kısa bir tanışmadan sonra davet heyetinin başkanı konuya girdi ve yavaş yavaş sesini yükseltmeye başlayarak şöyle dedi. “Doğru söyleyin ve kesinlikle gerçekleri gizlemeye çalışmayın. Okulda neler olduğunu gayet iyi biliyorsunuz. Şimdi söyleyin bakayım, kim sizin beyninizi yıkadı ve okulda bu gibi anlamsız davranışlarda bulunmanızı sağladı? Şimdi, herkesin önünde bize her şeyi açıklayın.”
Seyyid Hüseynî detaylı bir şekilde birçok konuya değindikten sonra şöyle dedi: “Bize her şeyi olduğu gibi anlatın, belki de olay çok büyümeden ve farklı yerlere – yani istihbarat birimlerine – ulaşıp tehlikeli bir boyut almadan burada çözümlenir. Başkaları olaya el atmadan, bizim kendi problemlerimizi çözmemiz daha sağlıklıdır.”
Üniversitedeki yetkililer bizimle yaptıkları görüşmede dolaylı olarak, bizdeki değişimle ilgilenmediklerini, ancak davet heyeti olarak okuldaki problemlerle ilgilenmek zorunda oldukları için bizi çağırdıklarını ifade etmeye çalışıyorlardı.
Biz her ne kadar bazı hamasi davranışlarda bulunmuşsak da, herhangi bir probleme ya da herhangi bir karmaşanın çıkmasına sebep olmamıştık. Ancak her şey gayet açık bir şekilde anlaşılıyordu, davet heyeti bizim Şia mezhebini bırakıp Ehli Sünnet’e geçmemizden oldukça rahatsız olmuştu ve onlar sadece bu konuyla ilgileniyorlardı. Onların tüm çabaları, bizi yeniden eski mezhebimize geri çevirmekti.
Elimizden geldiği kadar onlara, içinde bulunduğumuz durumu açıklamaya çalışarak şöyle dedik: “Biz şu an yaptığımız tercihi uzun araştırmalar sonucu yaptık. Bizdeki bu değişimin arkasında ne gizli bir el, ne de komplolar kuran birileri var. Ancak her şey Allah’ın dilemesiyle olur. Biz daha önceleri karanlıklar içindeydik, Allah Teâlâ bize doğru yolu gösterdi ve imanın muazzam nuruyla tanışma fırsatı bulduk.”
Ancak davet heyetinin bizi dinlemek gibi bir niyeti yoktu ve bize açık bir şekilde şöyle dediler: “Eğer gerçeği söylemez ve sizi bu yanlışları yapmaya sürükleyen gizli elleri ortaya koymazsanız, istihbarat birimleri olaya el atacaklar. Bu durumda da sizin için yapabileceğimiz bir şey kalmaz.”
Toplantının sonunda davet heyetinin başkanı, Ali Rıza Muhammedî’ye bir kâğıt uzattı ve “Biz hata yaptık ve bu hataları bir daha yapmayacağımıza söz veriyoruz, şeklinde bir şeyler yaz” dedi.
Seyyid Muhammedî kâğıt ve kalemi aldı ve şunları yazdı: “Biz şu ana kadar herhangi bir hata yapmış değiliz. Eğer Allah’ın dinine âşık olmak, Allah’ı birleyerek, sadece O'na ihlâsla ibadet etmek suçsa, evet biz büyük bir hata işledik.” Seyyid Muhammedî yazısını bitirdikten sonra kâğıdı alıp davet heyetinin başkanı Seyyid Hüseynî’ye uzattı. Seyyid Hüseynî yazıyı okuyunca aşırı bir şekilde kızdı ve kalkıp bizi dışarı çıkardı.
Bu olaydan birkaç gün sonra, bir grup arkadaşla üniversitenin avlusunda sohbet ederken bir istihbarat arabası gelip üniversitenin önünde durdu. İki adam arabadan indi ve hiçbir şey söylemeden benim elimden ve Ali Rıza Muhammedî’nin elinden tuttular ve bizi arabaya götürmek istediler. Onların bu tavrına karşı aramızda bir tartışma başladı ve onlarla gitmeyi reddettik. İstihbarat görevlilerinin bu tavrını, okula bir saygısızlık olarak kabul eden öğrenciler de işe karışarak görevlilerin üzerine yürümeye başladı. Neredeyse öğrencilerle istihbarat görevlileri arasında kavga çıkacaktı.
Gerginliğin arttığını fark eden görevliler, havayı biraz yumuşatmaya çalışarak, bu konuda ellerinden bir şey gelmediğini, sadece kendilerine verilen emirleri yerine getirmeye çalıştıklarını söylediler. Uzun süren bir tartışmadan sonra onlarla arabaya binerek istihbarat binasına gittik.
Öğrencilerin bu kadar sinirli olma sebeplerinden biri de istihbarat birimlerinin aynı günlerde Curcân bölgesinden, Muhammed Rıza Musayi adında Sünni bir öğrenciyi gözaltına almalarıydı. Bu arkadaşımız Tıp Fakültesi'nin başarılı öğrencilerindendi. Cemaatle kıldığımız namazlara o da devamlı bir şekilde katılırdı.
İstihbarat binasına varır varmaz gözlerimizi bağladılar, bize mahkûmlara giydirilen elbiseden giydirdiler ve bizi tek kişilik hücrelere koydular.
Hücrenin içi oldukça karanlık ve beklediğimizden daha korkutucuydu. Uzun bir süre sonra bizi, El-Hac dedikleri birinin odasına götürdüler. El-Hac, ileri geri konuşmaya, işlediğimizi iddia ettiği suçları bir bir saymaya başladı ve sözlerini bitirdikten sonra, bizi sapıklığa sürükleyen şahsın kim olduğunu kendisine haber vermemizi istedi.
Doğru yola sadece Allah Teâlâ’nın dilemesi sonucu ulaştığımızı düşündüğümüz için ona dedik ki: “Bizim bu tercihimiz, tamamıyla Allah Teâlâ’nın bize bir lütfü ve rahmetidir. Bunun için herhangi bir suçlu aramanıza gerek yok. Biz, uzun süre araştırmalar yaptık, kitaplar okuduk, birçok insanla görüşmeler yaptık ve Allah’ın yardımıyla bu aşamaya kadar geldik.”
Adamın bizi anlamaya niyeti yoktu, bundan dolayı tüm söylediklerimizin doğruları örtbas etmek için uydurulmuş hikâyeler olduğunu söyledi. Adam gayet kibirli bir şekilde: “Bakın ben şu an sizi yargılayan hâkimim ve ben güç adına kabul edebileceğiniz her şeyim. Eğer bana makul bir şeyler söylerseniz size yardımcı olabilirim, aksi halde ise size istediğim her şeyi yapabilirim ve şunu kesinlikle iyi bilin, ben size merhamet etmem.”
El-Hac karşısında, Ali Rıza Muhammedî gibi cesur birini bulacağını tahmin etmiyordu. Muhammedî gayet sakin bir şekilde ve cesurca el-Hac’a söylemesi gereken doğruları bir bir anlattı. Bu sözler üzerine el-Hac sinirlendi ve Ali Rıza’nın yüzüne sert bir tokat vurduktan sonra şöyle dedi: “Ben sizi nasıl öttüreceğimi bilirim. Size burada ziyafet çekeceğimizi mi sanıyorsunuz?”
El-Hac tutumunu sertleştirdikçe biz de daha çok inat ediyorduk. Bu durumu fark eden el-Hac üslubunu değiştirdi ve bizimle yumuşak bir ses tonuyla konuşmaya, bize nasihat etmeye başlayarak şöyle dedi: “Bakın çocuklar! Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” Seyyid Muhammedî hemen karşılık vererek: “Kim olduğunuz hiç önemli değil. Her şeye rağmen ben seni seviyorum!”. El-Hac başarılı bir komutan edasıyla Muhammedî’ye yaklaştı ve yumuşak bir ses tonuyla: “Çok teşekkür ederim yavrum. Beni neden seviyorsun?” Seyyid Muhammedî hemen karşılık vererek: “Çünkü sen ahmak bir adamsın” dedi.
Artık iyi bir ziyafeti hak etmiştik. Bizi tek kişilik hücrelere götürdüklerinde burnumuzdan ve yüzümüzün her tarafından kanlar akıyordu. Daha sonraları bizi ayrı ayrı sorgulamaya başladılar.
Bulunduğumuz yer, gündüzü olmayan çok farklı bir dünyaydı. Her taraf karanlıktı, namaz vakitlerini anlayamıyor ve güneşin ışıklarını bile göremiyorduk. Karanlıkta birbirimizin sesini duyuyor ancak hiçbir şey göremiyorduk.
Bu şekilde on gün geçti. On gün sonra, bize hiçbir şey söylemeden elbiselerimizi giydirdiler, gözlerimizi bağladılar ve bizi bir arabaya bindirdiler. Üniversitenin yanına geldiğimizde gözlerimizi açtılar, daha sona bizi üniversitenin önüne bırakıp gittiler.
Aynı gün davet heyeti bizi çağırdı. İçeri girdiğimizde Seyyid Ayetullah Vahid Horasanî ve babamın da geldiğini gördük. Babam beni görür görmez üzerime yürüdü, bir taraftan bana vuruyor diğer taraftan da bağırıp çağırıyordu.
Bunun üzerine Seyyid Muhammedî babama dedi ki: “Onu yeterince dövdüler. On gün boyunca dayak ve küfürden yeterince nasibini aldı. Hiç olmazsa siz vurmayın.” Babam, Seyyid Muhammedî’ye de küfretmeye ve bağırmaya başladı ve kendi işine bakmasını söyledi.
Yusuf (a.s) medresesine yaptığımız bu yolculuktan sonra biraz daha temkinli olmaya, okulda karmaşaya sebep olacak hamasi davranışlardan uzak durmaya, yapacağımız işin artı ve eksilerini düşündükten sonra hareket etmeye karar verdik.
Aynı şekilde, bu olaydan sonra düşüncemizi uluorta her yerde ortaya koymamaya, cemaatle namaz kılmamaya ve tahtalara sloganlar yazmamaya karar verdik. Okul idaresinin dediği gibi dersimizi almış aklımızı başımıza toplamıştık.
İçimde, başımıza gelen tüm bu sıkıntıların arkasında, üniversite ilim heyeti üyesi Dr. Hakâkyân'ın olduğuna dair bir his vardı. Kanaatimce onun istihbarat birimleriyle de ilişkisi vardı.
Devam edecek...
Önceki bölümler:
Park yapmak için yıkılan Sünni camisi
Sünni alim karşısında alınan yenilgi
Sevgi diyarı Beluçistan’a yolculuk
Kankan'da alınan unutulmaz ders
Sünnilere karşı kazanılan sahte zafer
Haksızlığa karşı öğrencileri destekledi
Başka bir dünyanın varlığını keşfetti
Tahran'ın lüks semtinde başlayan hikaye
Gelecek bölüm: Ayetullah Vahid Horasanî ve Ayetullah Estâdi’yle görüşme
NEBEONLINE - ÖZEL
|
Ankara
11 / 24
|
Antalya
15 / 24
|
Bursa
13 / 22
|
İstanbul
15 / 21
|
İzmir
13 / 22
|


























