Karakter boyutu : 12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto
07 Şubat 2011 Pazartesi 22:17

Şehit Murtaza Radmehr’in anısına

Herkes yaşlı gözlerle Murtaza’yı dinlerken duydukları karşısında olduğu yerde taş kesilmişti.

NEBEONLINE, Şehit Hüccetülislam Murtezâ Radmehr'in ibret dolu hayat hikayesini, şehidin bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve Afganistan'da uçak kazasında hayatını kaybeden İHH çalışanlarından Faruk Aktaş tarafından Türkçe'ye çevrilen "Nura Yolculuk"u bölümler halinde yayınlıyor.

Önceki bölüm: Taklidin karanlıklarına gömülenlere çağrı

Şehit Murtaza Radmehr’in anısına…

İşten eve geldiğimde beni kapıda karşılayan oğlum Muhammed, “Baba Mustafa amca bugün seni defalarca aradı” dedi.

Telefonu aldım ve Karaçi’nin güney tarafında oturan Mustafa kardeşi aradım. Sesimi duyunca mutlu olan Mustafa hoş bir edayla: “Ya Doktor... Yanımda çok değerli bir arkadaş var. Müsadenle sizi tanıştırmak istiyorum. Ne zaman müsait olursunuz?” dedi.

Mustafa, İran’da davet çalışmaları yapan Ehli Sünnet'ten değerli bir kardeştir. İran’da uzun bir süre hapis hayatı yaşamış, işkence altında bir gözünü kaybetmiş ve sağ ayağı işkence esnasında kırıldığı için sakat kalmış.

 Mustafa kardeşle yıllar önce Karaçi’ye hicret ettiğinde tanıştık. Mustafa daha ilk görünüşte, insana Allah’ı hatırlatan, oldukça hareketli, sevgi dolu, ahlaklı, yüzünde iman ve ihlâs belirtileri olan bir insandır. Her ne kadar zorlu işkence günleri onun sol gözünü aldıysa da yüzündeki güzelliği ve iman nurunu silememiş.

Bazen onunla şakalaşarak, “Ne kadar da şanslı bir insansın, cenneti daha hayattayken garantiledin. Güzün senden önce Cennet’e gitti. Kıyamet Günü Rabbine, gözünü almak için Cennet’e girmen gerektiğini söyleyecek ve girdikten sonra da geri dönmeyeceksin. Ne olur bizim gibi garibanlara dua et” derim.

O da göğsünün tam derinlerinden gelen bir âhla gülümseyerek şöyle der: “Ah… ah… Doktor! Cennet; mehri çok fazla olan bir gelin gibidir. Dinim üzerinde sebat edebilmem için bana dua et. Kıyamet Günü gözümün beni reddetmesinden ve Cennet'in kapıları önünde gözsüz kalmaktan korkarım.”

Mustafa gerçekten de hoş bir gençtir. Onu ilk gördüğünüzde hemen kalbinizde ona karşı bir sevgi oluşur. Hicret diyarında yaşadığı sıkıntılar onu çökertememiş ve azmini kıramamış. Muhammed’le eski günlerini konuştuğumuzda şöyle der: “Bazen bu gurbet diyarında çok ciddi sıkıntılar yaşıyorum, ancak hapishane günleri aklıma gelince Yusuf (as) için kendi vatanında, kuyunun derinliklerinde, akrepler ve yılanlarla baş başa kalmasındansa uzaklarda Aziz’in evinde köle olarak yaşamasının daha kolay olduğunu anlıyorum!”

Aramızdaki ilişkiler tamamıyla dostluk asasına dayanır. Bana telefonun diğer tarafında, “Görüşmek için ne zaman müsait olursunuz?” dediğinde benimle tanıştırmak istediği misafirin değerli biri olduğunu anladım. “Buyurun! İkindi namazından sonra görüşebiliriz” dedim. İkinde namazından sonra eve geldiğimde Mustafa, zayıf ve hayâ timsali bir gençle kapıda beni bekliyordu. Onlara selam verdim, birbirimize sarıldık ve birlikte misafir odasına geçtik.

Mustafa arkadaşını tanıtarak şöyle dedi: “Kardeşim Dr. Murtaza Radmehr. Kum’daki havzalarda yetişmiş Şiilerin faal âlimlerindendi.  Devlet onu bazı akidevi, tarihi olayları tartışmak ve casusluk yapmak üzere Mevlana Muhammed Ömer Serbazi’yle münakaşa etmek için göndermiş. Ancak Allah’ın yardımıyla Mevlana Muhammed’le yaptığı münakaşalar sonucunda etkilenmiş, daha önce inandığı bid'at ve hurafeleri terk ederek Ehli Sünnet ve'l-Cemaat mezhebine geçmiş.” Mustafa daha sonra gülümseyerek konuşmasına (kendi ifadesiyle) şöyle devam etti: “Allah onu şirk belasından kurtardı ve imanın güzelliğiyle mükâfatlandırdı!”

Bu arada Murtaza başını önüne eğmiş bizi dinliyordu. Gözlerinden birkaç damla yaş akmaya başlamıştı. Hafif bir sesle şöyle dedi: “Allah’a hamdolsun. Bana bağışladığı iman ve İslam nimetinden dolayı O'na şükürler olsun. Bundan daha büyük bir nimet olamaz.”

Murtaza’ya dönerek: “Hoş geldin. Seninle tanıştığıma sevindim. Neden sadece Ehli Sünnet inancını tercih ettiğini söylemiyor da eski durumunu şirkle tanımlıyorsun?” dedim.

Murtaza derin bir soluk alarak başını kaldırdı. Aldığı solukla ruhu çıkacak gibiydi. Şöyle dedi: “Doktor! Sen Şia mezhebini çok yakından tanımıyorsun galiba. Ben Şia mezhebinin okutulduğu okullarda yetiştim ve bu sonuca yaptığım çok uzun araştırmalar sonucunda ulaştım.”

Karşımdaki genç gerçekten de samimi hoş bir insana benziyordu. Sözleri hemen insan üzerinde etki bırakıyordu. Yüzünde samimiyet ve ihlâs dışında bir şey göremiyordum. Ancak ben, ağzı sütten yandığı için yoğurdu üfürerek yiyen insan gibiydim. O güne kadar birçok Şii gencin Sünni olduğunu ilan ederek Sünnilerin arasına karıştığına ve İran devleti adına casusluk yaptığına şahit olmuştuk. Bundan dolayı bu gencin sözlerine çok fazla ehemmiyet vermeyerek biraz da soğuk davranmaya çalıştım: Ona şöyle dedim:

“Bak kardeşim. Kim olduğun beni fazla alakadar etmiyor. Eğer İran adına casusluk yapıyorsan, bu senin bileceğin bir şey. Yok, eğer samimi inanmış bir gençsen Allah mükâfatını fazlasıyla verecektir. Bence hayat ihanet ve sahtekârlıkla zayi edilmeyecek kadar değerli bir nimettir. Biz bu dünyadan ayrılır ayrılmaz siyah iplik beyaz iplikten ayrılacak ve her şey gün yüzüne çıkacaktır.

Müsaade edersen sana bir nasihatte bulunmak istiyorum. Eğer dediğin gibi eski düşüncelerini bırakmış ve Ehli Sünnet inancını benimsemişsen şunu iyi bil ki, biz Ehli Sünnet olarak ne ilim ne de âlim sıkıntısı yaşıyoruz. Bundan dolayı senin dönüşünün bizim açımızdan değiştireceği bir şey yoktur.

Gerçekten iman ettiğini ve kavminin şirk içinde olduğunu iddia ediyorsan, bizden daha çok onlarla ilgilenmen gerekir ve onların sana daha çok ihtiyaçları var. Bundan dolayı ülkene dön ve kavmini şirk ve dalalet bataklığından çıkarmaya çalış. Senin asıl sorumluluğun budur.”

Genç adam başını kaldırdı ve bana baktı. Gözündeki ışıltı, sadakat ve samimiyet kalbime kadar işledi. Bir anda söylediklerimden dolayı utandım ve adama haksızlık ettiğimi düşünmeye başladım. Ancak o, hafif ve vakarlı bir ses tonuyla: “Doğru diyorsun kardeşim” dedi.

Mustafa, benim bu şekilde misafire karşı soğuk davranmama çok şaşırdı. Böyle bir davranışı benden kesinlikle beklemiyordu. Yine de havayı biraz yumuşatmak için araya girdi ve kendisini gülmeye zorlayarak şöyle dedi: “Murtaza kardeş! Sen Doktor'un kusuruna bakma. O şu an bana çok kızgın ve benden intikam alıyor. Kısa süre önce onu, Şiilikten dönüş yaptığını iddia eden bir gençle tanıştırdım. Meğer adam İran İstihbaratı adına çalışıyormuş. Bundan dolayı Doktor'un yaptıklarına kızmıyorum. Ancak ben gerçeği nerden bilebilirdim ki.  Şimdi Doktor beni daha önce yaptığım yanlıştan dolayı cezalandırıyor ve haklı da. Ancak Murtaza kardeş; bu adamın kalbi okyanus gibi geniştir. Kin taşımaz. Başına gelen sıkıntılardan dolayı sarsılmaz. Sen bunu yakında kendi gözlerinle göreceksin. Birkaç gün sonra buraya tekrar geldiğimizde onu her tarafı çiçeklerle kaplı, içinde hiçbir dikenin bulunmadığı neşe saçan bir bahçe gibi bulacaksın…”

Akşam ezanı okununca misafirlerim benden izin alarak çıktılar. Onlarla vedalaştığımda Murtaza şu an okuduğunuz kitabı bana hediye ederek, “Bu kitaptakiler başımdan geçen bazı olaylardır. Kitabı okur ve benim din üzerine sebatım için dua edersen çok sevinirim. Sizden dua dışında başka bir şey istemiyorum. Umarım Allah hepimizi Cennetinde peygamberler, doğru sözlüler, şehitler ve salihlerle bir arada buluşturur” dedi. Birbirimize sıkıca sarıldık. Gencin gözlerinden yaşlar akıyordu. Murtaza’nın alnından öptüm ve “Görüşmek üzere inşallah…” dedim.

Vedalaşmak için Mustafa’ya sarıldığımda kulağıma eğilerek; “Senden bunu beklemiyordum. Senin gibi şefkat sahibi, insanların kalbine sevgi dolduran bir insan nasıl böyle bir şey yapabilir?!” dedi. Mustafa daha sonra başını kaldırdı ve yüksek sesle: “Sakın bu sözlerinle bizi kandırdığını zannetme. Cimri adam! Akşam yemeğinden kaçabileceğini mi zannediyorsun? Şunu çok iyi bil, senin yemeğini yedirmeden Murtaza kardeşimi Karaçi’den göndermeyeceğim.”

Suphanallah!... Onlara yemek ikram etmeyi tamamıyla unutmuşum. Onlardan özür diledim ve “ Eğer içeri gelip yemek yerseniz çok memnun olurum” dedim. Mustafa yüksek sesle güldü ve şöyle dedi: “Son pişmanlık fayda etmez. Bizi Karaçi’nin en pahalı lokantasına götürmediğin sürece bu cimrice davranışını affetmeyiz. Ancak bizi lokantaya götürmeden bir hafta önce haber ver de yedi gün boyunca oruç tutalım, sonra da lokantada bol yemek yiyerek sana çok zarar verelim.” Murtaza, edep ve ihtiramla gülümseyerek, “İmam Mehdi’nin cellâtları beni öldürmeyi başaramadılar, ancak görünen o ki Mustafa beni aç bırakarak bu işin üstesinden gelecek” dedi.

Daha sonra iki arkadaş ellerini birbirlerinin omuzlarına koyarak benden uzaklaştılar…

Vedalaşma anı ve Murtaza’nın yanaklarından aşağı inen yaşlar, uzun süre vicdan azabı çekmeme sebep oldu. Ona karşı soğuk davranmakla büyük bir haksızlık etmiştim ve bu beni çok üzüyordu.

Yatsı namazından sonra eşime iştahım olmadığını ve mümkünse beni rahatsız etmemesini söyleyerek çalışma odama geçtim, kapıyı kapattım ve Murtaza’nın bana hediye ettiği kitabı okumaya başladım. Kitabı okudukça her kelimede doğruluğun ve samimiyetin izini görüyordum. Bu ise soğuk karşılamamdan dolayı beni daha çok üzdü. O gece üzüntüden gözlerime uyku girmedi. Okuduğum her satırda Murtaza’nın yüzü ve yanağından aşağıya doğru akan yaşlar gözümün önüne geliyordu…

Ertesi gün Mustafa’ya ulaşarak onları akşam yemeğine davet etmek istedim. Ancak telefona cevap veren olmadı. Mustafa ikindi namazından sonra bana dönebildi ve Murtaza’nın Kuveytta’ya gittiğini söyledi.

Mustafa’yla görüştükçe onu soruyordum. Bir seferinde Kuveytta’da evlendiğini söyledi. Bir süre sonra bir çocuğu olduğunu haber verdi. Aradan uzun bir zaman geçince Murtaza ve yaşadığım olay zihnimden uzaklaştı…

Bu olaydan birkaç yıl geçtikten sonra İran’ın Zahedan şehrine gittim. Zahedan benim açımdan anılar diyarıdır. Ömrümün büyük bir kısmını bu şehirde geçirdim. Her fırsat bulduğumda eski anılarımı tazelemek, akrabalarımı ve oradaki dostlarımı ziyaret etmek için bu şehri ziyaret etmeye çalışıyorum…

Bir defasında Zahedan’daki el-Cami’ Camii'nde ikindi namazını kıldıktan sonra yerimde oturmaya devam edip dua ve zikirle meşgul olmaya başladım. Bir ara oldukça zayıf, hasta gibi görünen, yüzü sararmış birinin bana baktığını fark ettim. Adam biraz ilerledi ve yanıma oturdu. Ben hiçbir şey fark etmemiş gibi zikirlerime devam ettim. Zayıf adamın yüzünde tatlı bir gülümseme belirtisi hissettim. Dönüp kendisine baktım. Adam aşırı zayıfladığı için başı elinde olmadan sallanıyordu. Sesiz bir şekilde: “Doktor! Beni tanımadın mı?” dedi.

Adamla tokalaştım. Elleri soğuk iki odun parçası gibiydi. “Sizinle daha önce tanıştık mı?” dedim. Adam gülümseyerek, “Vallahi insanların beni tanımayacağı kadar güzelleştiğimi bilmiyordum! Rabbime şükürler olsun” dedi. Bunu söylerken ellerindeki titremeyi kontrol etmeye çalışıyordu. Benim bunu fark ettiğimi anlayınca utandı ve ellerini arkasına gizlemeye çalıştı. Biraz sustu ve daha sonra başını kaldırdı. “Ben hizmetkârınız Murtaza Radmehr! Sizi Karaçi’de Mustafa kardeşle beraber ziyaret etmiştik” dedi.

Ne olduğunu anlamadım. Sanki bir anda dünya başıma yıkıldı. İçimi kemiren, uzun süre vicdan azabı çektiğim o olay bir anda film şeridi gibi gözümün önünden geçti. O olaydan sonra uzun süre bu mü’min gençle görüşmek istemiş ancak başarılı olamamıştım. O an hızlı bir şekilde terleme ve bedenimde bir titreme hissetmeye başladım… Ayağa nasıl kalktığımı ve onu nasıl kucakladığımı bilmiyorum. Onun başını ve alnını deliler gibi öpüyordum… O anda tam olarak ne yaptığımı bilmiyorum… Bir ara birbirimize sarılarak hüngür hüngür ağladığımızı hatırlıyorum…

Namazdan sonra herkes çıktığı için camide kimse yoktu, sadece ne olduğunu anlamaya çalışan birkaç öğrenci uzakta durmuş bize bakıyordu. Bir taraftan gözlerimden yaşlar boşanırken diğer taraftan şiddetli bir şekilde titriyordum. “Kardeşim, Murteza! Sana ne oldu böyle?! Hayır… Hayır… Bu sen olamazsın. Buna inanamam. Yüzün neden böyle sararmış? Sen hasta mısın? Sana ne oldu böyle?!...”

Murtaza kendisini toparlamaya çalışarak gülümsedi ve “Karaçi’de görüştüğümüzde benim casus olduğumu düşündüğünü biliyorum. Şimdi de beni İran’da gördüğüne göre artık casus olduğuma dair içinde bir şüphe kalmamıştır” dedi. Bu sözleriyle olumsuz hiçbir şey kasdetmediği anlaşılıyordu. Tamamıyla içinden geldiği gibi doğal bir şekilde konuşuyordu. “Ne olur, o olaydan dolayı kusuruma bakma ve sana ne oluğunu söyle” dedim.

Bu esnada yanında misafir olarak bulunduğum arkadaşım gelip yüzümdeki üzüntüyü fark edince ikimizi de alarak medresedeki odasına götürdü.

Murtaza başından geçenleri anlatmaya başlayarak şöyle dedi: “Hicret diyarında hiçbir zaman kendimi rahat hissetmedim. Devamlı bir şekilde kendi kendime "Ailemi, arkadaşlarımı ve tüm halkımı dalaletten, kabirlere ibadetten, bid'atlerden uzaklaştırmak ve onlara nur ve iman penceresini açmak için bir şeyler yapmalıyım" diyordum. Sonunda İran’daki davetlerimi devam ettirmek için geri dönmeye karar verdim. Ancak İran İstihbaratı hazırlığını yapmıştı. Çok geçmeden beni yakaladılar ve Kirman’daki hapishaneye götürdüler.”

Murtaza daha sonra bu hapishanede kendisine yapılan işkenceleri anlattı. İşkenceler, vahşi cellâtların işkence yapmak için başvurdukları yöntemler kalbimize korku salıyor ve tüylerimizin diken diken olmasına sebep oluyordu. İnsanın bu kadar vahşileşebileceğini, bu kadar insanlıktan uzaklaşabileceğini tahmin bile edemezdim. Eğer Murtaza’yla görüşmesem, bu işkenceleri onun ağzından dinlemesem ve işkencenin etkisini onun üzerinde görmesem bu anlatılanlara inanmam mümkün değildi.

Kendi hemcinsini parçalamak için bu şekilde vahşi kurtlara dönüşen insan manzarasını güzümün önünde canlandırdıkça İmam Şafii’nin şu şiiri aklıma geliyordu:

"Her vakit zamanımızı ayıplarız,

aslında ayıp bizim kendimizdedir.

Kurt kesinlikle kurdun etini yemezken,

göz göre göre birbirimizi yiyoruz."

Çocukların bile saçlarını ağartabilecek bu işkenceler, bir taraftan Murtaza’nın sabrını ve onun imandan aldığı lezzeti ortaya koyarken, diğer taraftan zayıf bir insanı her çeşit zorluğa rağmen sarsılmaz, güçlü dağlara dönüştüren İslam’ın mucizevî yönünü göstermektedir.

Aslında Kirman Hapishanesi'nde sabreden ve direnen Murtaza Radmehr değil, dalalet ve sapıklığa direnen imanın gücüydü. Ne demir, ne vahşi işkence yöntemleri ve ne de başka bir şey imanın gücünü kırabilir. Küfür ve iman savaşında her zaman üstün gelecek olan imandır.

İran’da âlim, ilim talebesi ve yazarlardan tutuklanan bir çok kişinin çeşitli işkencelerden geçtikten sonra bir çeşit ilaçla zehirlendiğine birkaç defa şahit oldum. Bu ilaç uzun bir süre insana eziyet verdikten sonra onu öldürüyor. Bu zehrin verildiği insanların ilk önce bedenleri ve yüzleri sararır, daha sonra elleri devamlı bir şekilde titremeye başlar, beden yavaş yavaş zayıflar ve zehir insanı yavaş yavaş öldürür.

Murtaza zalimlerin zindanlarında işkence altında yazdığı bazı şiirleri bize okurken, gözlerindeki yaşlar da yavaş yavaş yanaklarından aşağıya iniyordu. O konuşurken odaya bir grup öğrenci daha toplanmıştı. Herkes yaşlı gözlerle Murtaza’yı dinlerken duydukları karşısında olduğu yerde taş kesilmişti.  

Murtaza Radmehr’in sözlerini keserek, “Sana farkında olmadan her hangi bir iğne yaptılar mı?” dedim. Murtaza gülümsedi ve yavaşça şöyle dedi: “Allah sana rahmet etsin. Bana işkence etmeye başladıklarında kendimden geçip bayılıyordum. Her şeye rağmen çok mutluydum, bana yaptıkları işkencelerden farklı bir tat alıyordum. Vallahi, onlar bana işkence ettiklerinde kendimi Cennet'teymiş gibi hissediyordum. Benim derimi sıcak ütüyle ütülediklerinde,  bana yanık yerine Cennet kokusu geliyordu ve işkenceye devam etmelerini temenni ediyordum. Akidem ve imanımla gurur duyuyordum. Beni sadece bir şey çok üzüyordu. Yakın zamanda Cennet'e gireceğimi umuyor ancak kavmimi dalalet ve sapıklık içinde bırakacağım için çok üzülüyordum. Kavmimi İslam’a davet etmem için bana fırsat verilmesini ve onların hidayetine sebep olmayı çok istiyordum."

Murtaza’ya sarıldım, onun alnını öptüm ve dedim ki: “Senin durumun Allah Teâlâ’nın Kuran-ı Kerim’de bildirdiği şu adamın durumuna benziyor: Şüphesiz ben, Rabbinize inandım, beni dinleyin” dedi. Ona “Cennete gir" denilince. "Keşke kavmim Rabbimin beni bağışladığını ve beni kendilerine ikram edilen kullarından kıldığını bilseydi.” (Yasin:25–27)

Ona, “Üzülme kardeşim! Allah sana şehadet nimetini bahşedecektir. Ve davetin kavmine ulaşacaktır. Hidayet ise Allah’ın elindedir. Allah dilediğini doğru yola ulaştırır. Hakikate ve mutluluğa ulaşmak isteyen herkese Allah yardım edecektir” dedim.

Daha sonra ondan bana özellikle dua etmesi için ricada bulundum. Onun farklı bir dünyada yaşadığını ve yeryüzündeki vaktini tamamlamak için hayatının son demlerinde olduğunu ve şehit olarak Rabbine kavuşacağını, ancak onunla görüşen insanların ibret alması için Allah’ın onu biraz daha yaşattığına kanaat getirdim.

Murtaza’yla vedalaştıktan sonra oradaki gençlere dedim ki: “Şehit kardeşiniz Murtaza Radmehr için dua edin. Allah ona rahmet eylesin…”

Oradaki arkadaşlar bu sözlerime şaşırarak ne demek istiyorsun?” dediler. Beni aşırı bir üzüntü sardı. Sanki boğulacak gibiydim. Dedim ki: “İnna lillahi ve inna ileyhi raci’un. Allah dilediğini verir ve dilediğini alır. Muhakkak gözler yaşarır. Kalp üzülür ve Rabbimizi razı edecek şeyden başka bir şey söylemeyiz. Kardeşimiz Murtaza’yı tehlikeli bir zehirle öldürmüşler. O bu haliyle bu dünyada birkaç günden fazla yaşamaz. O insanların sergilediği barbarlığın sonucu Rabbine şehit olarak yükselecek. Allah ona rahmet eylesin…”

Orada bulunan herkes ağlamaya bağladı. Çok hüzünlü bir ortam vardı. Herkes olduğu yerde birer duvar direği gibi çakılıp kalmıştı. Akşam ezanının yükselen sesiyle ancak kendimize gelebildik.

Murteza Kuveytta’daki evine geri döndü. Onun dönüşüyle beraber evinde yeniden mutluluk ve sevinç rüzgârları esmeye başlar. Murtaza’nın yokluğunda ailesi ciddi maddi ve manevi sıkıntılar yaşamış. Ancak bu mutluluk çok sürmez. Daha birkaç gün geçmeden küçük kızı babasının yüzündeki nurun biraz daha arttığını, yüzünün biraz daha güzelleştiğini, gökyüzüne bakan gözlerinin içinin güldüğünü ancak hiç hareket etmediğini fark eder. Çocuk babasını öpmeye ve ona seslenmeye başlar, ancak hiçbir cevap alamaz. Bunun üzerine ağlamaya ve yüksek sesle bağırmaya başlar. Küçük kızın sesine yetişen insanlar şehidin ruhunu teslim ettiğini ve Rabbine yüksekliğini anlarlar…

Murtaza Radmehr, Kirman Hapishanesi'nin kendisine sunduğu şehadet şerbetini ailesine döndükten ve kızıyla vedalaştıktan sonra içti. Artık onun için Rabbinin katına yükselme, hür doğan insanları köleleştiren, onları Allah’ın müstakim yolundan alıkoyan zalimlerin zulmünü, kendisine yapılan zulmü adil mahkemeye anlatma vakti gelmişti.

Radmehr gitti… Ancak onun daveti baki kaldı ve kalacaktır…

Radmehr gitti ancak onun geride bıraktığı ruh hâlâ İranlı gençler arasında bir yerden başka bir yere gitmekte ve insanları derin uykularından uyandırmaktadır.

Murtaza Radmehr hidayet, mutluluk ve direniş tohumlarını ülkenin her tarafına, hatta dünyanın her tarafına ekerek bu dünyadan ayrıldı. Bugün ülkenin birçok yerindeki gençler, din üzerine sebat edeceklerine ve Radmehr’in davetini devam ettireceklerine dair yemin etmişlerdir.

Yarınlar Allah’ın izniyle İran semalarında hiçbir batılın olmadığı ve hidayet nurunun her tarafa yayıldığı günler olacaktır.

Seni unutmayacak ve unutturmayacağız ey şehit! Senin açtığın çığırda yürüyecek ve yolumuza sonuna kadar devam edeceğiz. Allah’ın izniyle senin davetin Kıyamet Günü'ne kadar devam edecektir.

Gözün arkada kalmasın ey tevhid, hidayet ve saadet şehidi Murteza Radmehr!

Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyin. Bilakis onlar diridirler, ancak siz anlayamazsınız.” (Bakara: 154)

Dr. A. S.

- SON -

 

Önceki bölümler:

20- Taklidin karanlıklarına gömülenlere çağrı

19- Pakistan'a hicret ve suikast girişimleri

18- Kirmanşah Hapishanesi'de ağır işkence

17- Ali Rıza Muhammedi’nin şehadeti

16- Hayalet evi veya işkence odaları

15- Tıp Fakültesi'nin son sınıfından atıldı

14- Ayetullah Vahid Horasanî ve Ayetullah Estâdi’yle Görüşme

13- İstihbarat'ın işkencesiyle tanışma

12- Park yapmak için yıkılan Sünni camisi

11- Irak dönüşü görülen rüya

10- Suriye yolculuğu

9- Allah'ın Evi'ne yolculuk

8- Sünni alim karşısında alınan yenilgi

7- Sevgi diyarı Beluçistan’a yolculuk

6- Kankan'da alınan unutulmaz ders

5- Sünnilere karşı kazanılan sahte zafer

4- Mut'anın gerçek yüzünü gördü 

3- Haksızlığa karşı öğrencileri destekledi

2- Başka bir dünyanın varlığını keşfetti

1- Tahran'ın lüks semtinde başlayan hikaye

NEBEONLINE - ÖZEL

Haberi Paylaş : GoogleGoogle, YahooYahoo, FacebookFacebook, DiggDigg, Del.icio.usDel.icio.us
Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
FOTO GALERİ
ANKET
Arap dünyasında yaşanan protesto gösterileri köklü değişimlere yol açabilecek mi?
HAVA DURUMU
Ankara
11 / 21
Antalya
15 / 21
Bursa
12 / 22
İstanbul
15 / 21
İzmir
13 / 22