

Sünnilere karşı kazanılan sahte zafer
NEBEONLINE, Şehit Hüccetülislam Murtezâ Radmehr'in ibret dolu hayat hikayesini, şehidin bizzat kendisi tarafından kaleme alınan ve Afganistan'da uçak kazasında hayatını kaybeden İHH çalışanlarından Faruk Aktaş tarafından Türkçe'ye çevrilen "Nura Yolculuk"u bölümler halinde yayınlıyor.
Önceki bölüm: Mut'anın gerçek yüzünü gördü
Sünnilere karşı kazanılan sahte zafer
Üçüncü yılda ailem, evlilik konusunu gündeme getirdi ve geleceğimi düşünerek bu konuda harekete geçmemi istedi. Babamın ailesi, özellikle amcamın kızıyla evlenmemi istiyordu. Amcamın kızı benimle beraber Tıp Fakültesi'nde okuyordu. Aynı fakültede olduğumuz için birbirimizi iyi tanıyorduk. Onu yakından tanıdığım için, bu evliliğin mümkün olamayacağını düşünüyordum. Çünkü ikimiz çok farklı iki dünyadandık, olaylara ve topluma bakışımız çok farklıydı.
Ancak, sözümüz hiçbir şekilde dinlenmedi. Her ne kadar bu evliliğe karşı olsak da aileler araya girerek bizi evlendirdiler ve eğitimimizi tamamlamak için Amerika’ya gitmemize karar verdiler…
Üçüncü sınıfa başladığımda, kendimi bir önceki yıla oranla daha iyi hissediyordum. Önceki yıl yaşadığım sıkıntıların geçtiğini hissediyordum. Üniversite ortamında fikri ayrılıklar, tartışmalar, bazen münakaşalar hiçbir şekilde eksik olmuyordu ve olması da mümkün değildi. Çünkü üniversite farklı fikirlerin, kültürlerin birleştiği bir yerdi. Bundan dolayı da üniversitede bazı gelişmelerin, bazı olayların olması gayet doğaldı. O dönem yaşanan bazı olaylar şunlardı:
Birincisi; derslerim ve okuldaki özel işlerimle yoğun bir şekilde ilgilendiğim bir dönemde, Kum’daki medreseden bana acil bir çağrı geldi. Medrese, Ehli Sünnet'in dört mezhebi ve Şia mezhebi arasında, usûl ve akideyle ilgili bazı konuların araştırılması ve tartışılması için bir hazırlık yapmıştı ve benden Sünnilere karşı tartışmak için Şii heyetine katılmamı istiyorlardı. Göründüğü kadarıyla medrese, Şia mezhebini savunmak için derslerinde başarılı, mezhebine bağlı ve tartışma yeteneği olan bir grubu seçmeye özen göstermişti.
Bir grup Şii âlimin gözetiminde tartışmaya hazırlanmaya başladık. Tartışacağımız Sünni grup, sahra bölgesinden bir grup Türkistanlı âlimdi. Bu programın hedefi, yapılacak olan tartışmadan bazı alıntılar yaparak bir film oluşturmak ve bunu halk arasında yayarak halka, Sünni mezhebinin yanlışlarını gösterirken Şii mezhebinin de tartışmasız hak mezhep olduğunu lanse etmekti.
İki grup arasında tartışma başladı. Sorularımızı ve şüphelerimizi bir bir dile getirdik. Tartışmamız sadece birkaç saat sürebildi. Tartışmadan zaferle çıkmış ve Sünni âlimleri konuşamaz hale getirmiştik. Ehli Sünnet âlimleri, sorularımıza yeteri kadar güçlü cevaplar verememiş, şaşkınlık içinde bocalamış ve ağır bir yenilgi almış gibiydiler.
Tartışmamız başarıyla bitmiş ve her tarafta Sünnilere karşı başarımızın haberi yayınlanmaya ve konuşulmaya başlanmıştı. Bazı çevreler olayı özellikle çok büyüttüler, tartışma tamamıyla Şia mezhebinin başarısı gibi, abartılarak lanse ediliyordu. Sanki bir devrim olmuş ve yıllardır elde edilmesi gereken bir zafer o gün elde edilmiş, yenilgiye uğraması gereken, yenilgiyi hak eden taraf da o gün yenilgiye uğramış gibiydi.
Bu tartışma, medrese ortamında da oldukça olumlu bir havanın oluşmasını sağlamıştı. Sanki öğrencilere yeni bir ruh üflenmiş gibiydi, can vermek üzere olan bedenler sanki yeniden dirilmişti. Her ortamda sevinç ve başarı gülüşleri vardı.
Bana gelince, bu tartışmanın övünülecek bir tarafı olmadığı düşüncesindeydim. Çünkü bu şekilde formalite icabı yapılmış bir tartışma programının yüz yılların yiyip bitirdiği anlayışları, prensipleri bir anda değiştiremeyeceğini, gerçekleri olduğu gibi yansıtamayacağını düşünüyordum. Bu açıdan gazetelerde, dergilerde ve farklı toplantılarda abartılarak dile getirilen başarıyı elde ettiğimizi düşünmüyordum.
Diğer taraftan, başarımızdan dolayı pek de memnun değildim. Çünkü o dönem sahip olduğum ilim seviyesini gayet iyi biliyordum ve benim kadar bilgisi olan bir insanın, bin dört yüz yıldan beri değişerek şekil almış bir problemi bir anda çözmesinin mümkün olmadığının farkındaydım.
Bana göre benim gibi sıradan bir öğrencinin Sünni âlimlerden bir âlimi bu kadar çabuk dize getirmesi mümkün değildi. Bizimle tartışan âlimlerin gözlerinden, aslında sorduğumuz soruların cevabını bildiklerini, ancak onları ortaya koyamadıklarını okuyordum. Bu âlimlerin sessiz kalmasıyla ilgili olarak, belki de birçok kişinin bildiği ancak hiç kimsenin işaret etmediği bir gerçek vardı.
Birincisi; tartışma ortamı onlar için pek uygun değildi. Adamlar avcının ağına yakalanmış balık gibiydiler. Memleketlerinden uzak, aniden her şeyin Şia kültürünü yansıttığı ve Şiileri desteklediği bir ortama getirilmişlerdi. Sonra her tarafta, ağızlarından çıkan her sözü kaydeden kameralar vardı. Bundan dolayı da hiç rahat değillerdi. Özellikle akîdevi sorulara mecbur kaldıkları için cevap vermeye çalışıyorlardı.
İkincisi; Sünni âlimler, bu programa hazırlıklı değillerdi. Göründüğü kadarıyla, bu tartışmadan habersiz bir şekilde Kum’a getirilmiş ve kendilerini bir anda tartışma ortamında bulmuşlardı. Doğal olarak, gazete ve dergilerin dile getirdiği zafer tamamıyla gerçekle alakası olmayan bir reklâmdan ibaretti.
Sünni âlimler, uçurumun kenarında olduklarının farkındaydılar ve hayatlarını tehlikeye atmamak için ağızlarından çıkan her kelimeye dikkat ediyorlardı. Bana göre reklâm yönü ağır basan bu tartışma, adale gösterisinden başka bir şey değildi. Daha önceden kurgulanmış bu program, Şia mezhebini üstün göstermek için tüm medya organlarının kullanıldığı bir arenadan başka bir şey değildi.
Eğer bu toplantının hedefi ihtilaflı konularda gerçeğin tespit edilmesi olsaydı, benim gibi Ehli Sünnet'in usulünden ve itikadından habersiz birilerini çağırmak yerine, toplantıya bir grup âlim, kanaat önderi, felsefeci ve fakihin yanında bölge halkı da davet edilmeliydi…
Yukarıdaki tartışma üzerine yapılan yayınlar sebebiyle ben, toplumda derin ilim sahibi bir şahsiyet olarak tanındım. Bunun üzerine üniversite bir program düzenledi. Benden ahlâk üzerine bir konuşma yapmamı istediler ve konuşmanın içeriği konusunda bir sınırlama getirmediler. Bana; “Dini hassasiyetin yok oluşu ve günahtan korunma yolları üzerine bir konuşma yap” dediler.
Kendimi toparlayarak konuşmaya başladım. İkinci sınıfta yaşadığım olaylar, arkadaşlarımın mut’a nikâhı üzerine yaptığı araştırma, araştırma esnasında görüştüğümüz üç bayanın söyledikleri hâlâ zihnimde canlılığını koruyordu. Bundan dolayı, mut’a nikâhı ve toplumda sebep olduğu olumsuz etkenler üzerine bir konuşma yaptım.
Yaptığım konuşmanın, Şia’nın mut’a nikâhı anlayışına tamamıyla ters olduğuna ve böyle bir konuşmanın mezhep hakkında olumsuz bir iz bırakacağına emindim. Ancak şahit olduğum olaylar, mut’anın toplum üzerindeki etkileri, beni bu konuda konuşma yapmaya zorluyordu.
Salon, üniversite öğrencileri, aydınlar, öğretmenlerle doluydu ve dinleyiciler arasında Dr. Mansur Hakâkyân da vardı. Konuşmayı dinleyen Hakâkyân, içindeki zehri kusmadan duramadı ve birçok öğretmenin bulunduğu bir ortamda “Konuşmacımızın ailesi, batılıları taklit etmekle övünen bir ailedir. Böyle bir aileden gelen bir şahsın, mut’a nikâhı hakkında bu şekilde konuşmasına izin verilmemeliydi. Çünkü mut’a nikâhı, mezhep arasında ittifakla kabul edilmiş temel ilkelerdendir. Böyle bir insandan daha iyisini beklememiz yanlış olur. Çünkü bataklıkta güzel ot bitmez” dedi. Onun tek hedefinin ailemi kötülemek olduğunun farkındaydım.
Hakâkyân’ın tutumu beni çok rahatsız etmişti ve ondan intikam almak için bir yol bulmaya çalışıyordum. Bunun için Kum’a gittim ve problemimi Ayetullah Vahid Horasanî’yle konuştum ve kendisinden bu konuda bana yardımcı olmasını istedim. Ayetullah Horasanî, onun bir açığını arayıp bulmam durumunda bir şeyler yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine hemen araştırmalara başladım. Tevafuken elime bir kaset geçti. Kasette Hakâkyân bir adamla konuşuyordu ve konuşmasında devrim önderlerine, İran devrimi rehberine yönelik bazı eleştiriler vardı. Kaseti aldım ve hemen Ayetullah Horasanî’nin yanına gittim. Bu kasetin yardımıyla, bana bir sürü sıkıntı veren şahıstan intikamımı almış oldum. Hakâkyân bu kaset sebebiyle bir süre hapiste kaldı.
Böylece bir yılı daha geride bıraktım. Yaşadığım bu olayların benim üzerimde oldukça büyük etkisi oldu. Bu tecrübeler sayesinde problemlerle nasıl yüzleşebileceğimi öğrendim. Hayatın farklı dönemlerinde ve şartlarında nasıl hareket edeceğimi öğrendim. Üniversitedeki problemlerle nasıl başa çıkacağımı öğrendim. Kısacası ben artık eskiden olduğu gibi, olaylar karşısında gerektiği gibi düşünmeden tepkisel hareket eden, aniden parlayan şahıs değildim. Tam tersine bu dönemde biraz daha olgunlaştım, karşılaştığım problemlere biraz daha mantıksal yaklaşıyor ve gerekli ihtiyatları alıyordum. Bu dönemde başımdan geçen iki olay, hayatıma yön vermemde, kişiliğimi şekillendirmede, düşüncelerimi ve inançlarımı gözden geçirmemde çok önemli rol oynadı. Bu iki olay, beni hidayet limanına doğru sürükleyen iki güçlü etken oldu…
Devam edecek...
Önceki bölümler:
Haksızlığa karşı öğrencileri destekledi
Başka bir dünyanın varlığını keşfetti
Tahran'ın lüks semtinde başlayan hikaye
Gelecek bölüm: Buşehr vilayetindeki Kankan bölgesine yolculuk
NEBEONLINE - ÖZEL
|
Ankara
11 / 21
|
Antalya
15 / 21
|
Bursa
12 / 22
|
İstanbul
15 / 21
|
İzmir
13 / 22
|


























